Turkish (Turkiye)English (United Kingdom)

Ana Sayfa Haberler Kürt Açılımı III: Bir Türkiye Modeli Kurulabilir mi (?) Ya Da “Cumhuriyet”i Demokratikleştirme Formülleri

Kürt Açılımı III: Bir Türkiye Modeli Kurulabilir mi (?) Ya Da “Cumhuriyet”i Demokratikleştirme Formülleri

Türkiye'nin bugün yaşadığı etnik farklılaşmışlık ve toplumsal bütünleşme eksiğinin kökeninde tarihinden miras kalan "demokrasi eksiği" yatar. Ve bu eksiği gidermek, bugün hiç olmadığı kadar bir zorunluluğa dönüşmüştür.
Demokrasi, bireyden kalkıp devlete ulaşan koridorlar açarak bireyin kendisini kamusal alanın ve dünyanın bir parçası olarak hissetmesini sağlar. Her birey doğası gereği dış dünyadaki varlığının yansımalarını görmek ister. Bu yönüyle demokrasi etnik, dinsel, dilsel, mezhepsel ve sosyal farklılaşmışlıkların siyasal topluma aktarılarak barışlandırılması sürecidir.
Demokratikleşme farklı devlet tipleri arasında farklı tartışmaların konusunu oluşturur: Üniter devlet - Bölgeli devlet - Federal devlet. Her devlet tipinde tartışmanın terimleri de farklılaşmak zorundadır. Ne var ki söz konusu devlet tipleri soyut olarak bir ülkeye alınıp monte edilecek türden değildir. Her devlet tipi, gerçekte farklı siyasal kültürden ve tarihsel mirastan beslenir. Bu noktada İspanya modeli özerk devlet, ya da Belçika modeli federal devlet uygulamalarının Türkiye'ye bire bir aktarımı mümkün değildir. Kaldı ki, pek çok Avrupa ülkesinde demokrasi sorununun ve bu sorundan beslenen ayrılıkçılık hareketlerin kendine özgü karakterleri vardır ve bu hareketlere karşı siyasal toplum, kendine özgü çözüm yolları getirmiştir. Türkiye'de düşünülecek çözüm yolları da kendine özgü olmak zorundadır.
Türkiye üniter bir devlettir ve demokratikleşme tartışmasının bu devlet modeli üzerinden sürdürülmesi gerekir. Bu noktada "Ulus" ve "Devlet" inşası sürecinde var olan benzerlik nedeni ile Türkiye, en çok Fransa'ya yakınlaşır. Fransa modeli "Cumhuriyet'i demokratikleştirme" formülleri, Türkiye için Kürt açılımı noktasında tutarlı bir referans modeli oluşturabilir. İkinci bir referans modeli ise Türkiye'nin zorunlu yargı yetkisi içerisinde yer aldığı İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi içtihatları ve bu içtihatlarda beliren demokratik toplum düzeninin gerekleridir.
***
Fransa, tıpkı Türkiye gibi etnik bir mozaik görüntüsündedir: Kelt Galyalıları, Brötonlar, Basklılar, Alman kökenli Alzaslılar, İtalyanlar, Turani kökenli Oksitanlar...
"Fransa" adı, tıpkı "Türkiye" örneğinde olduğu gibi Frankların yurdu anlamına gelen etnik-tarihsel kökenli Francia sözcüğüne dayanır.
Fransa, tıpkı Türkiye gibi devletin aşağıdan yukarıya doğru inşa edildiği "sivil toplumla yönetilen ülkeler" (ABD, İngiltere) grubunda değil ama, devletin yukardan aşağıya doğru inşa edildiği "devletle yönetilen ülkeler" grubuna girer.
Fransa'da "ulus", sübjektif temelde tanımlanan bir kurgu ve kıvançta, tasada, sevinçte birleşmiş; bir arada yaşama iradesi ile ortak kaderlerini arayan bireylerden oluşan bir soyutlamadır. Tıpkı Türkiye'de olduğu gibi devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes "Fransız"dır. (Elbette bu ifade çok şey ifade edebileceği gibi, hiçbir şey de ifade etmeyebilir.)
Fransa'da, tıpkı Türkiye'de olduğu gibi siyasal kültüre hakim olan kavram "demokrasi" değil ama "cumhuriyet"tir. Bu Cumhuriyet etnik, dinsel, dilsel ve mezhepsel farklılaşmışlıkların dışında ve üzerinde topluma bir ruh vermeye çalışan seferberlikçi bir devletin adıdır. Başka kelimelerle devlet, ulus inşası sürecinde topluma resmi bir ideoloji dayatır. İdeolojinin dayanağı Fransa'da Cumhuriyet'in üç kurucu ilkesi: ‘eşitlik', ‘özgürlük', ‘kardeşlik'tir; Türkiye'de ise ‘Atatürk ilke ve inkılapları'.
***
Fransa, 1980'li yılların başında demokrasi sorununu iki ana eksende tartışmaya açtı. Eksenlerden ilki, merkeziyetçi katı üniter devleti ademi merkeziyetçileştirmekti (yerelleşme). İkincisi ise İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Hukuku ve Avrupa Topluluklar Hukuku'ndan kaynaklanan yükümlülükler çerçevesinde temel hak ve hürriyetler koruması.

Cumhuriyet'in yerelleşmesi
Ademi merkeziyet / Yerelleşme (decentralisation), yasa koyucu tarafından önceden belirlenmiş olan yetkilerin yerel yönetimlere devrini ifade eder. Böylelikle idari/siyasi nitelikli kimi kararlar halka daha yakın olan iktidar odakları tarafından alınır ve hayata geçirilir.
• Fransa, 1982 yılına gelinceye kadar katı merkeziyetçi bir yapıya sahipken, 1982 reformları ile yerel yönetimler merkezi yönetim karşısında güçlendirilir. 1982'ye kadar kendisine verilen görevleri yerine getiren bir kamu kurumu niteliğinde olan ‘bölge', 1982 reformu ile bir yerel yönetim birimi haline getirilir. Bu tarihten itibaren Fransa'da yerel yönetimleri üçlü bir yapıya sahiptir: ‘Belediyeler', ‘iller' ve ‘bölgeler'. İller ve bölgeler hem merkezi idarenin taşra teşkilatının örgütlendiği hem de yerel yönetim birimine sahip olarak birimlerdir.
• 2 Mart 1982 tarihli Belediyelerin, İllerin ve Bölgelerin Hak ve Özgürlüklerine İlişkin Yasa, yerel yönetimler üzerinde valinin sahip olduğu vesayet yetkilerini kaldırır; bölge yönetimini yerel yönetim kurumu olarak kabul eder ve ilde, valinin sahip olduğu yürütme gücünü genel meclise verir. Bu nokta son derece önemlidir. Zira gene Fransa'dan alınan Türk idari örgütlenmesinde bugün, belediyeler üzerinde vali ve kaymakamların idari vesayet, yani bir tür gözetim yetkisi vardır. Her ne kadar 2005 tarihli düzenlemeler ile bu yetki sınırlanmış olsa da idari vesayet Türk hukukunda idarenin bütünlüğünü sağlayan en etkin araç görünümündedir. İşte Fransa'da 1982 yılında bu yetki yerel yönetimler açısından kaldırılmıştır. Merkezi idarenin taşradaki uzantıları olan vali ve kaymakamlar Fransa'da yalnızca idari, sosyal ve ekonomik nitelikli kamu kurumları üzerinde vesayet yetkileri kullanır. Bu durum kuşkusuz yerel yönetimleri ciddi ölçüde güçlendirir.
• 2003 tarihli Anayasa değişikliği ile Fransa'da Cumhuriyet'in örgütlenmesi iyiden iyiye yerelleştirilir; "yerel yönetimler, kendi ölçeklerinde daha iyi hayata geçirebilecek yetkilerin kullanımı için tüm kararları almak görevine sahiptir" denilerek subsidiarité (yetki ikamesi) ilkesi adı konulmadan düzenlenir; yerel yönetimlere deneme yetkisi tanınır; yerel mali özerklik artırılır; yerel meclislerin gündemini dilekçe ile değiştirebilme ve yerel referandum düzenleme yetkileri getirilir.
Burada can alıcı nokta kuşkusuz yerel yönetimlerin, yürütme organından sonra yasama alanına ortak aktörlerden biri haline getirilmesidir. Yasanın alanını sınırladıktan sonra, kalan alanları ‘düzenleme yetkisi'ne terk eden Anayasanın 37. maddesine yeni bir sınırlama daha eklenir: "Yasa ve düzenleyici işlem, sınırlı bir konu ve süre için, deneme nitelikli hükümler getirebilir." Bu düzenleme ile uyumlu olarak, değiştirilen 72. maddenin 4. fıkrasına göre ise "organik yasada belirlenmiş koşullarla ve temel hak ve hürriyetler söz konusu olmadığı sürece, yerel yönetimler ve birlikleri, yasa veya düzenleyici işlemin yetki vermesi üzerine, deneme amacıyla belirli bir konu ve sürede, yetkilerini düzenleyen yasaların ve düzenleyici işlemlerin dışına çıkabilirler."
İlgili düzenlemeler ile birlikte Anayasa'nın 1. Maddesine eklenen "Cumhuriyet'in örgütlenmesi yerelleştirilmiştir (décentralisée)" hükmünün, devletin bütünlüğünü tehdit edip etmediği Fransa'da da tartışılmaktadır. Değişikliğin gerekçesinde, "yerelleşme, ulusun birliğini tartışma konusu etmeden demokratik hayatı zenginleştirir ve vatandaşların yasa karşısında eşitliği ilkesinin daha somut biçimde hayata geçirilmesine katkı sağlar" denilmektedir. Tekrar etmek gerekir ki temel kopuş noktası, yerel yönetimlere tanınan deneme yetkisidir. Bu yetki ile, yerel yönetimler deneme süresi boyunca, kendilerine özgü bir hukuksal yapı oluşturabileceklerdir. Böylece ülkenin belli yerlerinde farklı hukuki rejimler uygulanabilecektir. Deneme yetkisi gerçekte yerel yönetimlere yasa yapma imkanı vermekte ve Fransa'yı İspanya modeli bölgeli devlet ile katı merkeziyetçi devlet arasında gri bir alana yerleştirmektedir.
Fransa'da bugün Cumhuriyet'in yerelleşme yolu ile demokratikleştirilmesi hala tartışılmakta; yerelleşme süreci de devam etmektedir.

Temel hak ve hürriyetler koruması
Fransa'da Cumhuriyet'i demokratikleştirme formüllerinden ikincisini ise temel hak ve hürriyetler koruması oluşturur. Fransız Anayasası, herkesin dil, din ve kültür ayırımı gözetilmeksizin Fransız vatandaşı ve yasalar önünde eşit olduğu ilkesinden hareket eder. Buraya kadar, kuşkusuz Türkiye de benzeri bir yaklaşımı benimsemiş bulunmaktadır. Aradaki temel fark, farklılıkları bulunan vatandaşların durumuyla ilgilidir. Fransa, farklılıklara sahip vatandaşlarının bu farklılıklarını yasaklamaz. Hatta Fransız yargısının bu tür bir yasaklamanın Anayasa'ya aykırı olduğuna ilişkin sayısız içtihadı vardır.
Fransız Anayasa Konseyi'nin kimi kararları incelendiğinde özetle şu sonuca varılır: Tüm Fransız vatandaşları, Anayasa uyarınca özgür ve hiçbir ayırım gözetmeden birbirine eşittir. O halde farklılıklara sahip vatandaşların bu farklılıklarını ifade etmeleri ve kullanmalarını yasaklamak, onların farklılıkları olmayanlara oranla daha az özgür, dolayısıyla farklılıkları olmayanlara eşit olmadıkları gibi bir sonuca yol açar. Bu noktadan hareketle, Fransız içtihadı bir tür "farklılık hakkı" yaratır. İHAM'nin pek çok kararı da bu gerçeğin altını çizer.
Gerçekten de özellikle etnik farklılaşmışlıkların kültürel boyutta alan kazanması, ayrılıkçılığa değil belki tam tersi toplumsal bütünleşmeye neden olur. Durumu ortaya koyan mahkeme kararlarına atıf yapmak bu yazının kapsamını çok çok aşacaktır. Ancak altını çizmek gerekir ki, temel haklar mutlak ayrıcalıklar da değildir. Temel haklar, demokratik bir toplumda "zorlayıcı toplumsal nedenler"in varlığı durumunda sınırlandırılabilir. Türkiye'de bugün Kürt açılımı tartışılırken DTP'nin kabullenmek istemediği gerçek budur. DTP, siyasi özerkliğe ilişkin taleplerini insan hakları kavramı içerisine sokmak istemektedir. Bu istek bir yere kadar haklı görülebilir. Ancak gerçekte demokrasi, çoğunluk ve azınlık arasındaki uzlaşma temeli üzerinde yaşamayı gerektirir. DTP ve merkezi devlet yanlısı kimi aktörler, karşılıklı kırmızı çizgiler oluşturarak Türkiye'de uzlaşmanın önünü tıkamaktadır.
Tekrar konumuza dönersek... Temel haklar koruması farklılaşmışlıklara yaşama alanı tanıyarak toplumsal bütünlüğü güçlendirir. Ancak aynı farklılaşmışlıkların siyasal boyutta temsili hiçbir ülkede sınırsız değildir. Aşağıda verilen birkaç mahkeme kararı ile konuya ilişkin işaret şamandıraları konmaya çalışılacak.
▪ İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi "Gorzelik v. Polonya" kararına (2001) göre azınlıklar, "genel çıkarın gerektirdiği" ve "bir devletin siyasi istikrarının zorunlu kıldığı" durumlarda bir takım haklarının sınırlandırılmasını kabullenmek durumundadır. Polonya'nın güneyindeki Silezya bölgesinde yaşayan (etnik olarak Alman kökenli) bir grup Polonya vatandaşı Silezya kimliğini korumak ve geliştirmek için "Silezya Ulusu Halk Birliği" adı altında bir dernek kurarlar. Polonya makamları kurulan derneğin tescil işlemini gerçekleştirmez. Polonya makamlarına göre dernek tüzüğünün bazı maddeleri Silezyalıları bir ulusal azınlık olarak nitelemekte ve bu yolla dernek kurucuları, ulusal azınlık statüsü talep etmektedir. İHAM, somut olayda Polonya makamlarının gerekçelerine katılarak hukuksal olarak azınlık yaratmak iddiasındaki ve "Polonya devletinin temel ilkeleri ile uzlaşmacı bir tavır içerisinde olmayan" ilgili derneğin açtığı davayı başvurucular aleyhine sonuçlandırır.
▪ Üniter devlette ulus bölünmez bir bütündür ve ulusun bileşeni olmaz. Az yukarda altı çizildiği gibi Fransız Anayasası'nda 2003 yılında yapılan değişiklikler yerel yönetimlere, kararları için yerel halkoyuna başvurma yetkisi vermişti. Bu yola ilk olarak Adanın yeni statüsü konusunda Korsika'da başvurulmuştur. Adaya yeni bir statü tanıyan öneri, 6 Temmuz 2003 tarihli yerel halkoylaması ile reddedilmiştir (Korsika'nın bağımsızlığını savunanlar öneriye desteklememişlerdir). Ancak konumuz gereği önemli olan Fransa'da Korsika Adasının statüsünü düzenleyen yasada "Fransız ulusunun bileşeni olan Korsika halkı" ibaresinin Fransız Anayasa Konseyi tarafından Cumhuriyetin bölünmezliğine ve Fransız ulusunun bütünlüğüne ve dolayısıyla Anayasa'ya aykırı bulunmuş olmasıdır. İlgili karara göre ulus bileşenlerden oluşan bir yapı (bir tür mozaik) değil; tekil ve bölünmez bir bütündür.

▪ Devletin anadilde zorunlu eğitimi tanımak ve uygulamak gibi hukuksal bir yükümlülüğü yoktur. Fransa, 19. Yüzyıl ortalarında yasaklanan bölgesel diller, 1951 tarihli Dexone Yasası ile (Baskça, Brötanca, Katalanca, Korsikaca, Oksitanca) hukuken tanımıştı. 1982 yılında yapılan düzenleme ile birlikte bölgesel dillerin öğretimi olanağı da isteğe bağlı (seçmeli) olmak kaydıyla kabul edilmişti. Örneğin Alman kökenlilerin çoğunlukta olsuğu Alsase-Lorraine bölgesinde adına Almanca denmemek kaydıyla bölgesel dil olan Alzasca seçmeli olarak okutulmaktadır. Ancak Fransa'da mevcut hukuksal düzen, devlete anadilde eğitim zorunluluğu getirmemektedir. İHAM'ın 1968 tarihli "Linguistique Belge" kararı da aynı eğilimi çok önceden teyid etmiştir.
▪ Şiddet karşısında politik toplum tarafsız kalamaz. Şiddet karşısında, şiddet üzerinden politika yapmak -terör örgütü ve devletin her ikisine de eşit mesafede durmak- şiddeti teşvik anlamına gelir ve bu yöndeki politik faaliyetler "hukuk" tarafından korunamaz. İHAM, 30 Haziran 2009 tarihli Herri Batasuna kararında ETA'nın politik vitrini olan ve terör örgütü ile organik bağlantısı ortaya konulan Herri Batasuna hakkında İspanyol Anayasa Mahkemesi'nce verilen kapatma kararını hukuka uygun bulmuştur.
***
İlgili kararlardan yola çıkarak belki şu söylenebilir: Kürt açılımının temel aktörü olan DTP, gerçek anlamda bir açılım (bir tasarı) ortaya konulduğunda "Öcalan'ın muhatap olarak kabulü", "siyasi özerklik", "anadilde zorunlu eğitim" ve "siyasi özerklik tanınmadan PKK'nın silah bırakmaması" gibi kırmızı çizgilerinden vazgeçmek ya da bir kısmını gri alanlara taşımak durumundadır.
Aksi taktirde devlet, kendi çizgisini kendisi belirleyecektir. Tıpkı bir Sinatra şarkısında olduğu gibi: I did it my way.... Ben yolumu buldum, kendi bildiğim gibi yapt

Dr. Engin Selçuk - TASAM Direktörü

 

MAKALELER

tasamyayinlari

1-2 Aralık 2010


{alt}